Uncategorized

Bir Çırpıda Türkçülüğün Mimarları: 11 Büyük Öncü

Bu yazıda Türkçülük ideolojisine yön vermiş 11 büyük ismi kısa ve öz bir şekilde yakından tanıyacağız.

İsmail Gaspıralı (1851 - 1914)

İsmail Gaspıralı

İsmail Gaspıralı 21 Mart 1851 tarihinde Bahçesaray yakınlarındaki Avcıköy’de Çarlık ordusunda teğmen olan Mustafa Ali Oğlu ile Fatma Sultan’ın çocuğu olarak dünyaya geldi. Eğitim hayatına yerel mekteplerde başladıktan sonra Akmescit Erkek Gimnazyumuna devam etti. Ardından Moskova ve Voronej’deki Rus askeri okullarında eğitim gördü. Moskova’daki öğrencilik yıllarında dönemin yükselen ideolojisi Panslavizm ile tanıştı ve Rus aydınlarının Pan-Slavist faaliyetlerini yakından gözlemledi. Bu tecrübe onun kendi kimliğini sorgulamasına ve Ruslaştırma politikalarına karşı milli bir bilinç geliştirmesine zemin hazırladı. 1871 ile 1874 yılları arasında Paris’te bulundu ve burada ünlü Rus yazar İvan Turgenyev’in asistanlığını yaparak Batı medeniyetini, Fransız aydınlanmasını ve Avrupa siyasi yapısını doğrudan inceledi. Paris dönüşü 1874 yılında İstanbul’a geçerek Osmanlı ordusuna zabit olarak katılmak istedi. Bu girişimi başarısızlıkla sonuçlansa da Osmanlı başkentindeki siyasi atmosferi ve Tanzimat sonrası arayışları gözlemleme fırsatı buldu. Memleketine döndükten sonra 1878 ile 1884 yılları arasında Bahçesaray belediye başkanı olarak görev yaptı ve doğrudan idari tecrübe edindi. Rusya İmparatorluğu'nun egemenliği altındaki Türk boylarını Tatar, Kırgız, Kazak ve Özbek gibi alt kimliklere bölerek asimile etme siyasetine kesin bir dille karşı çıktı. Bütün bu grupların tek bir Türk milletinin parçaları olduğunu savundu.

Gaspıralı milletlerin siyasi varlıklarını koruyabilmeleri için manevi ve kültürel birliğin zorunlu olduğuna inanıyordu. Düşünce sistematiğinin merkezine "Dilde, fikirde, işte birlik" şiarını yerleştirdi. Bu hedefe ulaşmak için öncelikle Rusça kaleme aldığı ve 1881 yılında yayımlanan "Rusya Müslümanları" (Russkoye Musulmanstvo) adlı eseriyle Çarlık yönetiminin asimilasyon politikalarını eleştirdi. Ardından 22 Nisan 1883 tarihinde yayın hayatına başlayan Tercüman gazetesini kurdu. Tercüman kısa sürede Volga boylarından Kafkasya’ya, Mısır’dan Hindistan’a ve Osmanlı İmparatorluğu’na kadar çok geniş bir coğrafyada okuyucu kitlesine ulaştı. Gazetenin dil politikasını İstanbul ağzını temel alan sadeleştirilmiş bir Türkçe üzerine inşa etti. Metinleri halkın anlamayacağı ağır Arapça ve Farsça tamlamalardan arındırdı ve diğer Türk lehçelerinden alınan kelimelerle destekledi.

Esaret altındaki Türk nüfusunun sosyoekonomik geri kalmışlığını ve asimilasyona açık hale gelmesini doğrudan eğitimsizliğe bağlayan Gaspıralı skolastik usullerle eğitim veren medrese sistemini tasfiye etmeyi amaçladı. Bu doğrultuda 1884 yılında Bahçesaray’da "Usul-ü Cedid" adını verdiği modern pedagojik yöntemleri temel alan ilk okulu açtı. Bu yeni sistemde "usul-ü savtiye" adı verilen ses yöntemiyle okuma yazma öğretimini pratikleştirdi ve kırk gün gibi kısa bir sürede öğrencilerin okuma yazma öğrenmesini sağlayarak sistemin işlevselliğini halka kanıtladı. Müfredata coğrafya, tarih ve matematik gibi müspet bilimleri ekledi. Gaspıralı sadece erkek çocukların değil kız çocuklarının da eğitimini stratejik bir hedef olarak belirledi. Kızı Şefika Gaspıralı'nın idaresinde 1906 yılında "Âlem-i Nisvan" (Kadınlar Dünyası) dergisini ve aynı dönemde çocuklar için "Âlem-i Sübyan" ile mizah içerikli "Ha Ha Ha" adlı yayınları hayata geçirdi. Usul-ü Cedid okullarının sayısı o vefat ettiğinde Rusya sınırları içerisinde beş bini aşmıştı. Bu okullar Rusya Müslümanları arasında modern bilimlerle donatılmış ve milli şuur sahibi yeni bir aydın neslin yetişmesini sağladı.

Gaspıralı kültürel ve eğitimsel faaliyetlerini zamanla kurumsal bir siyasi yapıya dönüştürdü. 1905 Rus Devrimi'nin getirdiği nispi özgürlük ortamından faydalanarak Rusya Müslümanlarının ilk siyasi örgütlenmesi olan İttifak-ı Müslimin'in (Müslümanlar İttifakı) kurulmasına öncülük etti. Aynı yıl düzenlenen Birinci Bütün Rusya Müslümanları Kongresi'nde Yusuf Akçura ve Ali Merdan Topçubaşov gibi dönemin diğer öncü Türkçü aydınlarıyla birlikte hareket ederek soydaşlarının hukuki ve siyasi haklarını Rus Duma’sında savundu. Eğitim, basın ve sosyal reformlar ekseninde yürüttüğü bu sistemli mücadele ile modern Türk milliyetçiliğinin ideologlarından biri haline geldi. Kırım Hanlığı'nın kurucusu Hacı Giray Han'ın türbesi yakınına defnedildiği 11 Eylül 1914 tarihine kadar aralıksız çalıştı [1].

Hüseyinzade Ali Turan (1864 - 1940)

Hüseyinzade Ali Turan

Hüseyinzade Ali Turan 24 Şubat 1864 tarihinde Bakü yakınlarındaki Salyan kasabasında dünyaya geldi. Kafkasya Şeyhülislamı olan büyükbabası Ahund Ahmed Salyanî ve dönemin modernleşmeci düşünürü Mirza Fetheli Ahundzade'nin entelektüel çevresinde yetişerek klasik Doğu kültürüyle erken yaşta tanıştı. 1875 ve 1883 yılları arasını kapsayan Tiflis lisesi döneminde Rus kültürü ve Batı düşüncesiyle ilk temaslarını kurdu. Petersburg Üniversitesi Fizik Matematik Fakültesinde 1883 ile 1889 yılları arasında gördüğü eğitim sırasında Mendeleev gibi bilim insanlarından dersler alarak pozitivist metodolojiyi benimsedi. Aynı dönemde üniversitenin Doğu dilleri bölümüne devam ederek Şarkiyat çalışmalarını derinleştirdi ve Rusya coğrafyasındaki Türk topluluklarının siyasi durumu üzerine kuramsal bir zemin oluşturdu.

Kimliğini Türk ve Müslüman değerlerinin sentezi olarak kurgulayan Hüseyinzade 1889 yılında İstanbul’a gelerek Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye’ye kaydoldu. Askeri tıbbiyedeki öğrencilik yıllarında İbrahim Temo, İshak Sükûti, Abdullah Cevdet ve Mehmed Reşid ile İttihat ve Terakki Cemiyetinin çekirdeği sayılan İttihad-ı Osmanî Cemiyetini kuran beş kurucu isimden biri oldu. Tıp eğitimi sırasında sadece biyolojik bilimlerle sınırlı kalmayıp Avrupa edebiyatı ve sosyolojisine dair birikimini öğrenci mahfillerine taşıyarak Jön Türk hareketinin fikri altyapısını besledi. 1897 Osmanlı Yunan Savaşına askeri cerrah olarak katıldı ve ardından Haydarpaşa Askeri Hastanesinde deri hastalıkları uzmanı olarak görev yaptı.

Rusya'da 1905 Devrimi'nin yarattığı görece özgürlük ortamından faydalanmak amacıyla 1903 yılında Kafkasya’ya dönerek Ahmed Ağaoğlu ile birlikte siyasi ve edebi bir mücadeleye girişti. 1905 yılında yayın hayatına başlayan Hayat gazetesindeki başyazılarında Türkleşmek, İslamlaşmak ve Avrupalılaşmak formülünü ilk kez sistemli bir şekilde ortaya koydu. Bu üçlü kuramsal çerçeve daha sonra Ziya Gökalp’in düşünce dünyasının ve Türkçülük programının temel yapı taşını oluşturdu. 1906 ve 1907 yıllarında çıkardığı Füyuzat dergisiyle Kafkasya’da edebi bir ekol kurarak İstanbul Türkçesinin tüm Türk dünyası için ortak yazı dili olması gerektiğini savundu. Siyasi faaliyetlerini sadece basın yoluyla sınırlı tutmayıp Ahmed Ağaoğlu ile birlikte Ermeni çetelerine karşı savunma amacıyla kurulan Difai teşkilatının organizasyonunda da görev aldı.

1910 yılında kesin olarak İstanbul’a yerleşen Ali Turan İttihat ve Terakki Cemiyetinin Merkez-i Umumi üyeliğine getirildi. Türk Yurdu ve Türk Ocağı gibi kurumların kuruluş aşamalarında aktif görev alarak kültürel Türkçülük hareketine yön verdi. Birinci Dünya Savaşı döneminde Turan Heyeti üyesi sıfatıyla Budapeşte, Viyana ve Berlin gibi merkezlerde Rusya idaresindeki Türk halklarının haklarını savunan diplomatik raporlar sundu. 1916 yılında Lozan’da düzenlenen Milletler Kongresinde Rusya Müslümanlarını temsil etti. 1918 yılında Azerbaycan Halk Cumhuriyeti'nin kuruluş sürecine destek vermek üzere Bakü’ye gitti ve bugün Azerbaycan bayrağında temsil edilen renklerin simgelediği ideolojik ilkelerin devlet nezdinde kabul görmesini sağladı. Cumhuriyet döneminde Darülfünun’da tıp ve sanat tarihi dersleri veren Ali Turan 1926 yılında Bakü’de toplanan Birinci Türkoloji Kurultayı'na Türkiye delegesi olarak katılıp tebliğ sundu. Hayatının sonuna kadar Türk Dil Kurumu çatısı altında terim çalışmalarına ve çeviri faaliyetlerine devam ederek 17 Mart 1940 tarihinde İstanbul’da vefat etti [2].

Mehmet Emin Yurdakul (1869 - 1944)

Mehmet Emin Yurdakul

Mehmet Emin Yurdakul 1869 yılında İstanbul Beşiktaş'ta doğmuş ve Türk milliyetçiliği fikrini edebiyat sahasına taşıyarak bu düşünceyi sistemli bir edebi akım haline getiren figürlerden biri olmuştur. Osmanlı aydınlarının aruz veznine ve Arapça ile Farsça tamlamalara dayalı Servet-i Fünun estetiğine sıkı sıkıya bağlı olduğu bir dönemde o doğrudan Türk dilinin kurallarını ve hece ölçüsünü kullanmayı tercih etmiştir.

Fikri yapısının ve sanat anlayışının şekillenmesinde üç temel unsur bulunur. İlki okuma yazma bilmemesine rağmen kendisine halk masalları ve Namık Kemal eserleri okutan balıkçı babası Salih Reis'tir. İkincisi 1892 yılında İstanbul'da tanıştığı ve Müslüman toplumların emperyalizm karşısında yaşayabilmesi için milli bilince sahip olmaları gerektiğini savunan Şeyh Cemaleddin Afgani'dir. Afgani'nin düşünceleri Yurdakul'un entelektüel zeminini derinden etkilemiş ve doğrudan Cenge Giderken şiirine ilham vermiştir. Üçüncü unsur ise Anadolu'yu adım adım gezmesine ve Türk milletinin kültürel özelliklerini bizzat müşahede etmesine imkan tanıyan Şebinkarahisarlı eşi Müzeyyen Hanım'dır. Bu üç kaynaktan beslenen Yurdakul sanatı toplumsal bir araç olarak görmüş ve eserlerini halkın kavrayabileceği yalın bir dille kaleme almıştır.

Eğitim hayatında Sıbyan mektebi, Beşiktaş Askeri Rüştiyesi, Mülkiye İdadisi ve Hukuk Fakültesi bulunmasına rağmen son iki okulu tamamlamadan memuriyete geçmiştir. Sadaret Dairesi Evrak Odası'nda başlayan memuriyeti Rüsumat Evrak Müdürlüğü ile sürmüştür. 1907 yılında İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne katılmış, İkinci Meşrutiyet'in ilanından sonra Erzurum ve Trabzon Rüsumat Nazırlığı, Bahriye Müsteşarlığı, Hicaz Vali Vekilliği ve Sivas Valiliği gibi görevlerde bulunmuştur. Yöneticilik hayatı boyunca kanunsuz emirlerle mücadele etmiş, bilhassa İttihat ve Terakki merkez yönetimiyle ters düşerek prensiplerinden taviz vermediği için istifa etmiş veya sürgün niteliğinde tayinler yaşamıştır. Bürokratik görevlerinin yanında teşkilatçılık yönü de onu dönemin aydınları arasında farklı kılan bir unsurdur. 1911 yılında Yusuf Akçura ve Ahmet Ferit Tek gibi isimlerle kurulan Türk Ocağı'nın ilk genel başkanı olmuş, aynı dönemde ideolojik yayın organı Türk Yurdu dergisinin imtiyazını üstlenmiştir. Siyasi hayatında Osmanlı Meclis-i Mebusanı'nda Musul milletvekilliği yapmış, Cumhuriyet döneminde ise Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde Şebinkarahisar, Urfa ve İstanbul vekili olarak görev almış, ayrıca çok partili hayata geçiş denemesi olan Serbest Cumhuriyet Fırkası saflarına katılmıştır.

1897 yılındaki Osmanlı-Yunan savaşı sırasında kaleme aldığı "Ben bir Türk'üm dinim cinsim uludur" mısrasıyla başlayan Cenge Giderken adlı şiiri Türkçülük tarihinde doktriner bir dönüm noktası kabul edilir. 1898 yılında yayımladığı Türkçe Şiirler kitabı ile dilde sadeleşmeyi ve hece ölçüsünü geniş kitlelere yaymayı başarmış, İsmail Gaspıralı'nın Tercüman gazetesinde büyük bir övgüyle karşılanarak fikirlerinin Rusya Türkleri arasında da tanınmasının önünü açmıştır. Şiirlerinde estetik kaygılardan ziyade halkın dertlerini, yoksulluğu, Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı yıllarındaki milli felaketleri konu edinmiştir. Sonraki yıllarda yayımladığı Türk Sazı, Ey Türk Uyan ve Tan Sesleri gibi eserleriyle milli çizgiyi daha keskin bir doktriner alana taşımıştır. Eserleri sadece Osmanlı sınırları içinde değil Kırım'dan Sibirya'ya kadar geniş bir Türk coğrafyasında karşılık bulmuş ve edebiyatta Türkçülük fikrinin kalıcılaşmasını sağlamıştır. 14 Ocak 1944 tarihinde kalp rahatsızlığı sebebiyle vefat etmiş ve Zincirlikuyu mezarlığına defnedilmiştir [3].

Ahmet Ağaoğlu (1869 - 1939)

Ahmet Ağaoğlu

Ahmet Ağaoğlu 1869 yılında Karabağ'ın Şuşa kentinde doğdu. Geleneksel İslami eğitiminin ve Tiflis'teki lise öğreniminin ardından kısa bir süre St. Petersburg'da bulundu. 1888'de Paris'e giderek Sorbonne Üniversitesi ile Collège de France'ta hukuk, tarih ve filoloji öğrenimi gördü. Paris yıllarında Ernest Renan, James Darmesteter ve Cemaleddin Afgani gibi isimlerin düşünsel etkisinde kaldı. 1894'te Kafkasya'ya döndüğünde İsmail Gaspıralı'nın öncülük ettiği Cedidçilik hareketi içinde yer aldı ve Bakü'de yayımlanan Kaspi gazetesinde yazılar yazdı. 1905 Rus Devrimi sürecinde patlak veren Ermeni-Azeri çatışmalarında Taşnaksutyun örgütünün saldırılarına karşı 1906 yılında Difai adlı gizli örgütü kurdu. Rusya'da Müslümanların siyasi birliğini sağlamak amacıyla Ali Merdan Topçubaşov ve Yusuf Akçura ile birlikte Rusya Müslümanları İttifakı'nın kongrelerini düzenledi. Artan Çarlık baskıları ve tutuklanma tehlikesi karşısında 1909'da İstanbul'a göç etti. Burada Yusuf Akçura, Ali Hüseyinzade ve Ziya Gökalp ile birlikte Türk Yurdu dergisi ve Türk Ocağı derneklerinin kurucuları arasında yer alarak Türkçülük akımının kurumsal ve fikri temellerini inşa etti.

Ağaoğlu'nun düşünce sistemi Türk milliyetçiliği ile İslamiyet'in tarihsel ve sosyolojik olarak birbiriyle çelişmediği esasına dayanır. İslamcı aydınların kavmiyetçiliği ümmet bütünlüğünün önünde bir engel olarak görmesine karşı çıktı ve milliyetçiliğin İslam'ın evrensel ruhuna ters düşmeyen dinamik bir toplumsal güç olduğunu savundu. Batı medeniyetine yaklaşımı dönemin diğer Türkçü aydınlarından farklı olarak tamamen toptancıdır. Ziya Gökalp'in kültürü yerel, medeniyeti evrensel sayarak ikisini birbirinden ayıran formülünü açıkça reddetti. Malta sürgünü yıllarında kaleme aldığı ve 1927'de yayımlanan Üç Medeniyet adlı eserinde medeniyetin organik ve bölünmez bir bütün olduğunu ileri sürdü. Avrupa'nın sadece maddi tekniğinin değil zihniyetinin, hukukunun ve kültürel değerlerinin de bütünüyle benimsenmesi gerektiğini iddia etti. Doğu toplumlarının geri kalmışlığını doğuda bireyin devlet ve gelenek baskısı altında ezilmesine, Batı'nın üstünlüğünü ise serbest rekabete, kanun hâkimiyetine ve bireysel özgürlüklere bağladı.

Siyasal yaşamında İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin merkez karar organlarında görev yapan ve Osmanlı Meclis-i Mebusanı'na Afyonkarahisar mebusu olarak giren Ağaoğlu, I. Dünya Savaşı'nın ardından İngilizler tarafından 1919'da Malta'ya sürüldü. 1921'de esaretten kurtulduktan sonra Ankara'ya geçerek Milli Mücadele'ye katıldı ve Matbuat Umum Müdürlüğü ile Hakimiyet-i Milliye gazetesinin başyazarlığını üstlendi. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte İkinci ve Üçüncü TBMM'de Kars milletvekili olarak yer aldı. 1930 yılında Ali Fethi Okyar'ın kurduğu ve liberal ekonomi politikalarını savunan Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın kuruluşunda baş ideolog sıfatıyla görev aldı ve fırkanın programını hazırladı. İktisadi ve siyasi görüşlerinde devletin ekonomik hayata müdahalesinin sınırlandırılmasını, teşebbüsün bireylere bırakılmasını ve çok partili demokrasiyi talep etti. Kendi çıkardığı Akın gazetesindeki bu liberal duruşu onu dönemin tek parti rejimini savunan devletçi aydınlarıyla doğrudan karşı karşıya getirdi. Şevket Süreyya Aydemir ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun başını çektiği Kadro hareketi ile girdiği sert basın polemiklerinde, Kadrocuların azami devlet müdahalesi tezine karşı asgari devlet müdahalesini savundu. Bireyin özgürlüğünü inkılap, devlet veya cemaat adına feda eden otoriter siyaset anlayışını tamamen reddederek toplumsal nizamın anarşiden değil hürriyetten doğacağını ileri sürdü ve 1939 yılındaki ölümüne dek bireyci felsefenin tavizsiz savunucusu oldu [4].

Ziya Gökalp (1876 - 1924)

Ziya Gökalp

Mustafa Kemal Atatürk’ün "Bedenimin babası Ali Rıza Efendi, hislerimin babası Namık Kemal, fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp'tir" sözleriyle tanımladığı Ziya Gökalp, modern Türk ulus-devlet inşa sürecinin teorik altyapısını kuran başlıca isimlerden biridir. O, yalnızca bir ideolog değil, 1914 yılında Darülfünun çatısı altında içtimaiyat kürsüsünü kurarak sosyoloji disiplininin Türkiye’deki akademik kurumsallaşmasını başlatan akademisyendir. Fransız sosyolog Émile Durkheim'ın düşüncelerini Osmanlı-Türk gerçekliğine uyarlayan Gökalp, kendi adıyla anılan köklü bir sosyoloji ekolü yaratmıştır. "Kızıl Elma" ve "Altın Işık" gibi eserleriyle folklorik unsurları, masalları ve destanları pedagojik araçlara dönüştürüp Türklük şuurunu sistematik bir eğitim modeline entegre etmiştir.

Asıl adı Mehmet Ziya olan Ziya Gökalp, 23 Mart 1876 tarihinde Diyarbakır'da doğdu. Babası Mehmet Tevfik Efendi'nin yönlendirmesiyle erken yaşlarda Namık Kemal'in fikirleriyle tanışan Gökalp, amcası Hacı Hasip Efendi'den Doğu dilleri ve İslam felsefesi eğitimi aldı. Yaşadığı derin entelektüel kriz neticesinde 1895 yılında intihara teşebbüs etmesi, onun iç dünyasındaki geleneksel ve modern değerler çatışmasının somut bir yansımasıdır. Aynı yıl İstanbul'a giderek Mülkiye Baytar Mektebi'ne kaydoldu. Burada İbrahim Temo ve İshak Sükuti gibi isimlerle temas kurarak gizli cemiyetlere katıldı ve yasaklı yayınları okuduğu gerekçesiyle 1899'da tutuklanıp Taşkışla Hapishanesi'nde on ay yattıktan sonra memleketine sürgüne gönderildi. 1908'de İkinci Meşrutiyet'in ilanı üzerine İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Diyarbakır şubesini kurdu. 1910 yılında cemiyetin Merkez-i Umumi üyeliğine seçilerek Selanik'e gitti. Burada Ömer Seyfettin ve Ali Canip Yöntem ile birlikte Genç Kalemler dergisi etrafında şekillenen Yeni Lisan hareketinin teorik liderliğini üstlendi. Birinci Dünya Savaşı'nın ardından 1919'da İngilizler tarafından tutuklanarak Malta'ya sürgün edilen Gökalp, 1921'de yurda dönüp Telif ve Tercüme Heyeti Başkanlığı görevini yürüterek Milli Mücadele'ye ve Ankara hükümetine entelektüel destek sağladı. 1923 yılında İkinci Büyük Millet Meclisi'ne Diyarbakır mebusu olarak girdi.

Gökalp'in Türk milliyetçiliğine en belirgin teorik katkısı, millet kavramını biyolojik veya ırki bir temele değil, bütünüyle kültürel ve sosyolojik bir çerçeveye oturtmasıdır. Milleti aynı dili konuşan, aynı dine inanan, ortak bir geçmişi paylaşan ve aynı terbiyeyi almış insan topluluğu olarak tanımladı. Kültürel birliğin merkezine dili yerleştirerek bütün Türk dünyasının ortak edebi dili olarak İstanbul Türkçesini savundu. Dilde aşırı tasfiyeciliğe ve köken saplantısına karşı çıkarak halkın kullanımına yerleşmiş, Türkçeleşmiş yabancı kelimelerin dilde tutulmasını, ancak Arapça ve Farsça dilbilgisi kurallarının ve tamlamalarının dilden atılmasını şart koştu. Fikir buhranını aşmak için geliştirdiği ve 1918 yılında kitaplaştırdığı "Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak" formülüyle dönemin üç ana akımını birbirini tamamlayan bir sentez halinde sundu. 1923 yılında yayımladığı ve en sistematik eseri olan "Türkçülüğün Esasları", Cumhuriyetin siyasi ve kültürel politikalarının temel referans metinlerinden biri oldu.

Türk modernleşmesinin kuramsal rotasını belirlemek amacıyla sosyoloji terminolojisine hars (kültür) ve tezhip (medeniyet) ayrımını kazandırdı. Medeniyetin uluslararası, akılcı, teknolojik ve aktarılabilir bir yapı olduğunu savunurken kültürün yalnızca bir millete özgü, duygusal ve organik olduğunu öne sürdü. Bu yaklaşımla Türk milletinin milli harsını muhafaza ederek Batı medeniyetinin bilimsel ve teknolojik usullerini benimsemesi gerektiğini savundu. Siyasi mefkûresi olan Turancılığı, tüm Türklerin dilde, edebiyatta ve kültürde birleştiği büyük bir coğrafi ve sosyolojik birlik olarak kurguladı. İktisadi hayatta liberal kapitalizmi ve Marksist sosyalizmi reddederek Durkheim ve Léon Bourgeois'dan esinlendiği, meslek kuruluşlarına dayalı solidarizm (dayanışmacılık) modelini destekledi. Devlet yönetiminde laik bir hukuk sistemini ve kadın-erkek eşitliğini talep ederken dinin toplumsal entegrasyondaki rolünü sosyolojik bir gerçeklik olarak kabul etti ve ibadetlerin, özellikle ezan ve hutbenin anadilde yapılmasını teklif etti. Yeni anayasa hazırlıklarına bir dönemde, 25 Ekim 1924 tarihinde İstanbul'da vefat etti [1].

Yusuf Akçura (1876 - 1935)

Yusuf Akçura

Yusuf Akçura 1876 yılında Rusya İmparatorluğu sınırları içindeki Simbirsk kentinde doğan ve Türkçülük fikrini ideolojik bir çerçeveye oturtan kilit kuramcılardan biridir. İstanbul'daki Harbiye Mektebi yıllarında Jön Türk hareketine katılması sebebiyle 1897'de Trablusgarp'a sürülmüş ve buradan Paris'e kaçarak siyasi düşüncesinin temellerini atacağı Ecole Libre des Sciences Politiques'e girmiştir. Paris'teki eğitimi sırasında Albert Sorel ve Emile Boutmy gibi isimlerden dersler alarak pozitivizm ve milliyetçilik kavramlarıyla tanışmıştır. Bu teorik altyapı onu Osmanlı İmparatorluğu ve Rusya Türkleri arasında milli bilincin inşası için analitik bir yöntem geliştirmeye yöneltmiştir.

Akçura'nın siyasi tahlillerinin en somutlaştığı metin 1904 yılında Kahire'de yayımlanan Türk gazetesinde basılan Üç Tarz-ı Siyaset adlı makalesidir. O dönemde Osmanlı aydınları arasında hakim olan Osmanlıcılık ve İslamcılık akımlarını tarihsel ve sosyolojik argümanlarla eleştirir. Kosova'daki bir Hristiyan Sırp ile Arap çöllerindeki bir Müslümanı tek bir Osmanlı milleti şemsiyesi altında toplamanın imkansızlığını rasyonel gerekçelerle açıklar. İslamcılık siyasetinin ise Batılı emperyalist devletlerin çıkarlarıyla çatışacağı için uygulanabilir olmadığını saptar. Geriye kalan tek ve en gerçekçi yolun dilleri ve etnik kökenleri bir olan Türklerin birleşmesi olduğunu ilan eder. Akçura Türk kavramını Osmanlı sınırlarının ötesine taşıyarak Kırgız, Yakut ve Azerbaycan Türkleri gibi toplulukları aynı kökten gelen tek bir milletin mensupları olarak tanımlar. Rusya'daki Müslümanların Tatar olarak adlandırılmasının bilimsel bir karşılığı bulunmadığını ve bu ismin tarihsel süreçte ortaya çıkmış bir askeri terimden ibaret olduğunu savunarak Gaspıralı İsmail ve Hüseyinzade Ali gibi aydınlarla ortak bir Türk kimliği inşa etmeyi hedefler.

1905 Rus Devrimi sonrasında memleketine dönerek buradaki Türklerin siyasi hakları için mücadele eden Akçura, Rusya Müslümanları İttifakı'nın kuruluşuna katılır ve Kazan Muhbiri gazetesini çıkarır. 1908'de İkinci Meşrutiyet'in ilanıyla İstanbul'a döndükten sonra fikirlerini kurumsallaştırma yoluna gider. Aynı yıl Ahmet Mithat ve Necip Asım gibi isimlerle Türk Derneği'ni kurar. Ardından 1911'de faaliyete geçen Türk Yurdu cemiyetinin ve dergisinin başına geçerek bu yayın organını Türkçülüğün en uzun ömürlü platformu haline getirir. 1912'de açılan Türk Ocakları'nın da fikri mimarları arasında yer alarak milliyetçiliğin entelektüel tabandan halka yayılmasına öncülük eder.

Akçura milliyetçilik anlayışını dönemin diğer düşünürlerinden farklı olarak idealist olmaktan ziyade materyalist ve iktisadi temellere oturtur. Avrupa'nın sanayileşmesi karşısında ezilen Osmanlı toplumunda bağımsızlığın ancak milli bir burjuvazi sınıfı yaratarak korunabileceğini savunur. Ekonomik bağımsızlığını sağlayamayan bir devletin siyasi bağımsızlığını da yitireceğini ısrarla vurgular. Ziya Gökalp'in sosyolojik idealizmine karşılık Akçura'nın tarihsel materyalizme ve iktisada yaklaşan tahlilleri Türkçülüğün rasyonel bir devlet politikasına dönüşmesini sağlar. Medeniyet inşasında Batı'nın üstünlüğünü kabul ederek sadece tekniğin değil Auguste Comte felsefesinin ve rasyonel düşünce sistemlerinin de topluma entegre edilmesi gerektiğini ileri sürer.

Toplumsal yapıda dinin sosyolojik işlevini reddetmemekle birlikte devlet ve din işlerinin kesin çizgilerle ayrılması gerektiğine inanarak Türkiye'de laik devlet modelini savunan ilk düşünürlerden biri olur. Skolastik düşüncenin ve dindeki hurafelerin ilerlemeyi durdurduğunu belirterek Kuran'ın anlaşılarak okunması için Türkçeye çevrilmesini önerir. Milli Mücadele döneminde Anadolu'ya geçerek Ankara hükümetine katılır ve Dışişleri Bakanlığı bünyesinde görev alır. Cumhuriyetin ilanından sonra Kars ve İstanbul milletvekili sıfatıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yasama çalışmalarına iştirak eder. Mustafa Kemal Atatürk'ün tarih tezlerini doğrudan destekleyen Akçura, 1932'de Türk Tarih Kurumu başkanlığına getirilerek Birinci Türk Tarih Kongresi'ni yönetir. Türk Yılı ve Türkçülüğün Tarihi gibi temel eserleriyle Türk milliyetçiliğinin geçmişini kayda geçirerek savunduğu milli devlet idealinin Cumhuriyet rejimiyle somutlaşmasına doğrudan bilimsel bir zemin kazandırır [1].

Sadri Maksudi Arsal (1879 - 1957)

Sadri Maksudi Arsal

Sadri Maksudi Arsal, 5 Ağustos 1879 tarihinde Rus Çarlığı egemenliğindeki Kazan vilayetinin Taşsu köyünde doğdu. Eğitim hayatına geleneksel yapıyı temsil eden Allâmiye Medresesi'nde başladıktan sonra İsmail Gaspıralı'nın Ceditçilik fikirlerinin filizlendiği Kazan Rus-Tatar Öğretmen Okulu'na geçti. Bu geçiş onun geleneksel İslami eğitimden modern ve seküler bir düşünce sistemine yönelmesini sağladı. 1901 yılında eğitimini derinleştirmek üzere Paris'e gitti. Sorbonne Üniversitesi'nde hukuk ve Yüksek İçtimai İlimler Okulu'nda sosyoloji tahsili gördü. Paris yıllarında Gabriel Tarde ve Emile Durkheim gibi dönemin kurucu sosyologlarının derslerini takip ederek akademik vizyonunu Avrupa'nın pozitivist ekolüyle şekillendirdi.

Eğitimini tamamlayıp Rusya'ya döndüğünde siyasi bir figür olarak eyleme geçti. 1907 ve 1912 yılları arasında Ufa bölgesini temsilen II. ve III. Duma'da Müslüman Türk mebusu olarak görev yaptı. Bu yasama döneminde dönemin başbakanı Pyotr Stolypin'in Ruslaştırma ve asimilasyon politikalarına karşı İdil-Ural bölgesindeki Türklerin kültürel haklarını savunan bir siyasi direniş hattı kurdu. 1917 Bolşevik İhtilali'nin yarattığı otorite boşluğunda toplanan İç Rusya ve Sibirya Müslüman Türk-Tatarları Millet Meclisi'nin reisliğine seçildi ve kısa ömürlü İdil-Ural Devleti'nin mimarlarından biri oldu. Sovyet idaresinin bölgedeki askeri kontrolü sağlaması ve siyasi baskıların artması üzerine önce Finlandiya'ya, ardından Almanya ve Fransa'ya geçerek yurtdışına çıkmak zorunda kaldı. Sorbonne Üniversitesi'ne bağlı kurumlarda ders verdiği bu sürgün yıllarının ardından 1925 yılında Mustafa Kemal'in resmi davetiyle Ankara'ya yerleşti.

Arsal'ın düşünce dünyası ağabeyi Hâdi Maksudi, Ceditçiliğin öncüsü İsmail Gaspıralı, Yusuf Akçura ve ünlü Türkolog Wilhelm Radloff'un fikirleriyle inşa edildi. Başlangıçta Gaspıralı'nın dilde ve fikirde birlik şiarının etkisiyle Pan-Türkist bir çizgide ilerledi. Cumhuriyet Türkiye'sine geldikten sonra Ziya Gökalp'in sosyolojik milliyetçiliği ve Mustafa Kemal'in gerçekçi dış politikasıyla uyumlu, sınırları belli bir kültürel milliyetçilik anlayışını benimsedi. "Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları" adlı eserinde de temellendirdiği üzere ırk kavramını biyolojik ve genetik değil, tamamen sosyolojik ve psikolojik bir olgu olarak tanımladı. 1930'ların resmi devlet ideolojisi içinde yer bulan kafatası ölçümleri gibi antropolojik yaklaşımları akıl dışı bularak reddetti. Hitit ve Sümer kökenli tarih tezlerini ve Güneş-Dil Teorisi gibi çalışmaları bilimsel metodolojiden yoksun bularak açıkça eleştirdi. Ona göre millet olgusu ortak dil, ortak kültür, tarihsel geçmiş ve emel birliğinden oluşan organik bir insan kitlesiydi.

Hukuk ve dil alanındaki çalışmaları genç cumhuriyetin teorik zeminini kurumsallaştırma hedefi taşıyordu. 1930 yılında yayımladığı ve önsözünü bizzat Mustafa Kemal'in yazdığı "Türk Dili İçin" adlı eseriyle yabancı kelimelerin Türkçeden tasfiye edilmesini savundu. Yeni türetilecek terimlerin köklerinin Kutadgu Bilig, Divan-ı Lügati't-Türk ve Orhun Abideleri gibi eski Türk eserlerinde ile Anadolu halkının gündelik dilinde aranması gerektiğini bildirdi. Ankara Hukuk Mektebi'nin kurucu kadrosunda yer aldı ve burada verdiği Türk Hukuk Tarihi derslerinde Türklerin yalnızca göçebe savaşçı kabilelerden ibaret olmadığını anlattı. Eski Türklerin köklü bir devlet ve kanun geleneğine sahip olduklarını Farabi'nin siyaset felsefesine dair eserleri üzerinden kanıtlamaya çalıştı. Hukuku, toplumu sıfırdan yaratan bir mühendislik aracı değil, mevcut içtimai yapıyı koruyan ve düzenleyen bir sistem olarak gördü. Laik devlet yapısının tavizsiz bir savunucusu olan Arsal, Osmanlı Devleti'nin Yavuz Sultan Selim ve özellikle II. Abdülhamit döneminde benimsediği teokratik ve Pan-İslamist politikaların Türklerde milli bilincin körelmesine yol açtığını iddia etti. 1930 yılındaki Türk Ocakları Kurultayı'nda sunduğu resmi teklifle, bugünkü Türk Tarih Kurumu'nun temelini oluşturan Türk Tarihi Tetkik Heyeti'nin kurulmasına önayak oldu [5].

Hamdullah Suphi Tanrıöver (1885 - 1966)

Hamdullah Suphi Tanrıöver

1885 yılında İstanbul'da doğan Hamdullah Suphi Tanrıöver, Fecr-i Âti topluluğundaki edebi başlangıcının ardından II. Meşrutiyet döneminden 1960'lara uzanan zaman diliminde Türkiye'nin fikir akımları, eğitim politikaları ve diplomasi eksenlerinin kesiştiği noktada konumlanan bir isimdir. Ziya Gökalp'in sistemleştirdiği Türkçülük düşüncesine kültürel ve estetik bir boyut kazandırmayı hedeflemiştir. Türkçülüğü siyasî bir programın ötesinde bir hayat felsefesi olarak görmüştür. 1920-1921 ve 1925 yıllarında üstlendiği Maarif Vekilliği görevlerinde milliyetçi bir kültür inşasına odaklanmış, Türkçenin toplumun tüm kesimlerince ortak bir dil olarak benimsenmesi için çalışmıştır. Mehmet Akif Ersoy'un kaleme aldığı İstiklal Marşı'nı meclis kürsüsünden ilk okuyan ve "Cumhuriyet hatibi" olarak anılan Tanrıöver, Dağ Yolu ve Günebakan adlı eserlerinde topladığı hitabeleriyle Cumhuriyet'in kuruluş ideolojisinin toplumsal dilini kuran isimlerden biri olmuştur. Eğitim politikalarında sanat, spor ve müzeciliğe ağırlık verirken gelenek ile yenilik arasında dengede durmaya çalışmıştır.

Hayatındaki en istikrarlı kurumsal aidiyeti, 1912 yılında reisliğine seçildiği Türk Ocakları olmuştur. Kurucusu olmamasına rağmen kısa sürede kurumun yönünü tayin eden asıl güç haline gelmiş, kurumun siyasetten bağımsız kalmasını savunmasına karşın sürekliliği sağlamak adına iktidarlarla iyi geçinmeye çalışmıştır. Fakat 1920'lerin sonunda Zekeriya Sertel'in çıkardığı Resimli Ay dergisi ile girilen ideolojik münakaşa, İzmir şubesi meselesi ve Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu'na yaptırılan yeni merkez binasının inşası gibi süreçlerin ardından kurumun 1931 yılında Cumhuriyet Halk Fırkası kararıyla kapatılarak Halkevleri'ne dönüştürülmesi, onun hayatındaki en büyük kırgınlık olmuştur. Gençlik yıllarından itibaren aykırı olmayı göze alarak inandıklarını savunmaktan çekinmeyen bir yapısı vardır. Namık Kemal'e atfettiği ilk şiiriyle II. Abdülhamit dönemine itiraz etmiş, İttihat ve Terakki liderlerini eleştirebilmiş, İstiklal Mahkemeleri'nin sert tutumu ve 1925'teki Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu gibi konularda da Atatürk'ten farklı fikirlerini açıkça beyan etmiştir.

Diplomasi kariyeri, 1931 yılından 1944 yılına kadar Bükreş'te on üç yıl süren büyükelçilik göreviyle şekillenmiştir. Bu süreçte Romanya sınırları içindeki Dobruca ve Besarabya bölgelerinde yaşayan Türk azınlıklarla ilgilenmiş ve Hristiyan Gagavuz Türklerinin Türkçe eğitimi ile Türkiye'ye göçü için çaba sarf etmiştir. İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye'nin barışçıl denge politikasının yürütülmesinde pay sahibi olmuştur. 1945 sonrasında Türkiye'ye dönerek artan Sovyet komünizm tehdidine karşı milliyetçiliğin yanında dinin de bir kalkan olarak konumlandırılması gerektiğini öne sürmüştür. Bu yaklaşımında dini toplumsal hayattan çıkarmadan süper güç konumuna ulaştığını düşündüğü Amerika Birleşik Devletleri'ni ideal ülke olarak görmesi etkili olmuştur. 1946 yılında Cumhuriyet Halk Partisi'nden istifa ederek 1950'de Demokrat Parti saflarından meclise giren Tanrıöver, çok partili hayata geçişte muhalefetin iktidarı denetleyecek güce erişmesini savunmuş, 1966 yılındaki vefatına kadar Doğu ile Batı, mektep ile medrese, din ile bilim arasında uzlaşma arayan bir sentezleme çabası içinde bulunmuştur [6].

Abdülkadir İnan (1889 - 1976)

Abdülkadir İnan

Asıl adı Fethülkadir Mustafa Süleyman olan Abdülkadir İnan 29 Ekim 1889 tarihinde Başkurdistan'ın Ekaterinburg vilayetine bağlı Çıgay köyünde doğdu. Ulu Katay boyunun Kazbörü koluna mensup bir ailede büyüyen İnan yedi sekiz yaşlarına kadar çadır hayatı sürdü. Annesinden dinlediği masallar ve destanlar aracılığıyla erken yaşta sözlü kültürle kurduğu bu temas ilerleyen yıllarda Batılı Şarkiyat araştırmacılarının tespit edemediği yerel varyantları kayda geçirmesini kolaylaştırdı. Babası Süleyman Efendi'den aldığı temel dinî eğitimin ardından Troitsk şehrindeki usûl-i cedit eğitimi veren Resûliye Medresesine devam etti. Eski usul medrese sisteminin yetersizliğini görerek Çarlık Rusyası sınırlarındaki Türk okullarının yapısal bir reforma tabi tutulması gerektiğini savundu. Eğitim hayatı boyunca modern edebiyata ve İsmail Gaspıralı'nın dilde birlik tezlerine yönelmesi yeni edebi eserleri zararlı gören muhafazakâr babasıyla entelektüel düzeyde çatışmasına yol açtı.

Onun akademik ve siyasi yönelimi 1914 yılında Zeki Velidi Togan'dan aldığı bir mektupla kesinleşti. Togan'ın yönlendirmesiyle Başkurt tarihi ve Rus işgalleri hakkında okumalar yapan İnan 1917 Bolşevik İhtilali sonrasında şekillenen Başkurt bağımsızlık mücadelesinin aktif kadroları arasına girdi. Aralık 1917'de toplanan Başkurt Kurultayı kararları doğrultusunda ilan edilen özerk idarede Maarif ve Neşriyat İşleri İdaresi'nin başına getirildi. Aynı dönemde Başkurt gazetesinin baş muharrirliğini üstlendi. Sovyet Rusya'nın bağımsızlık vaatlerini ihlal etmesi üzerine Türkistan Milli Komitesine katılarak Basmacı Hareketi saflarında Kızıl Ordu birliklerine karşı silahlı ve siyasi mücadele yürüttü. 1923 yılında Türkistan'ın tamamen Sovyet kontrolüne girmesinin ardından sırasıyla İran, Afganistan ve Hindistan üzerinden Avrupa'ya geçerek Paris ve Berlin kütüphanelerinde Şarkiyat koleksiyonlarını ve etnografya müzelerini inceledi. İnan sürgün yıllarında Rusya Müslümanlarının ortak edebi dili konusunda Kazan Tatarlarıyla sert polemiklere girdi. Kazan merkezli ve içinde yoğun Rusça kelime barındıran bir edebi dilin Türk boylarını birleştirecek milli bir dil olamayacağı tezini savundu. Eş zamanlı olarak Sovyetlerin demografik mühendislik, Ruslaştırma, asimilasyon ve zorunlu göç politikalarını belgeleyen analitik metinler yayımladı.

Fuat Köprülü'nün girişimiyle 1925 yılında Türkiye'ye davet edilen İnan İstanbul Üniversitesi Türkiyat Enstitüsünde asistan olarak akademik çalışmalarına başladı. Enstitü çatısı altında Dede Korkut boylarını Kazak, Kırgız ve Başkurt destanlarındaki varyantlarla filolojik bir analize tabi tuttu. 1929 yılında Anadolu'nun çeşitli vilayetlerinde folklor ve ağız araştırmaları malzemesi toplayarak Cumhuriyet Türkiye'sindeki ilk sistemli ilmî seyahati icra etti. 1933 yılında Ankara'ya çağrılarak Türk Dili Tetkik Cemiyetinin uzman kadrosuna dahil edildi. Mustafa Kemal Atatürk'ün doğrudan talimatıyla kurulan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde doğu Türk lehçeleri ve Altayistik dersleri verdi.

Mayıs 1944'te başlayan Irkçılık-Turancılık Davası sürecinde milliyetçi neşriyatı ve Zeki Velidi Togan ile olan derin siyasi dostluğu gerekçe gösterilerek Milli Eğitim Bakanlığı tarafından üniversitedeki görevinden uzaklaştırıldı. Türk tarihini mitoloji, etnoloji, halk bilimi ve dil ekseninde bütüncül bir yaklaşımla inceleyen İnan metodolojik olarak metin analizi ile saha verilerini birleştirdi. Özellikle "Tarihte ve Bugün Şamanizm" ile "Eski Türk Dini Tarihi" adlı referans eserleriyle Türk inanç sistemlerinin arka planını haritalandırdı. Glokom hastalığı sebebiyle tek gözünü kaybettiği ilerleyen yıllarında dahi elliden fazla makale kaleme alarak 1 Ekim 1976 tarihindeki ölümüne kadar Türkoloji sahasına temel kaynaklar sağlamaya devam etti [9].

Zeki Velidi Togan (1890 - 1970)

Zeki Velidi Togan

Zeki Velidi Togan, 1890 yılında Başkurdistan’ın Küzen köyünde doğan ve entelektüel derinliğini Rusya Müslümanlarının siyasi hak arayışlarıyla harmanlayan bir devlet adamı ve tarihçidir. 1917 Rus Devrimi sürecinde Başkurdistan Özerk Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk başkanı sıfatıyla Lenin ve Stalin gibi isimlerle doğrudan müzakereler yürüten Togan, Sovyet merkeziyetçiliğine karşı federalist bir model savunmuştur. Bolşeviklerle yaşanan siyasi kırılmanın ardından Türkistan’a geçerek Basmacı Hareketi içinde Enver Paşa ile omuz omuza mücadele vermiş ve Türkistan Milli Birliği’nin başkanlığını üstlenmiştir. Siyasi mücadelesinin yenilgiyle sonuçlanması üzerine 1923 yılında Avrupa’ya geçmiş ve Viyana ile Bonn üniversitelerinde akademik çalışmalarını derinleştirmiştir. 1927 yılında Maarif Vekili Hamdullah Suphi Tanrıöver’in davetiyle Türkiye’ye gelen Togan, İstanbul Darülfünunu bünyesinde Türk Tarihi Kürsüsü’nü kurarak genç cumhuriyetin tarih yazımına akademik bir disiplin kazandırmıştır.

Togan’ın Türk tarihçiliğindeki özgün konumu, 1932 yılında düzenlenen Birinci Türk Tarih Kongresi’nde resmi ideolojinin kuraklık teorisine karşı bilimsel itirazlarını dile getirmesiyle belirginleşmiştir. Orta Asya’daki iç denizin kuruması ve göçlerin temel sebebinin kuraklık olduğu yönündeki tezi reddettiği için dönemin Aydınlanma kadrolarından Reşit Galip ile sert bir tartışma yaşamıştır. Bu akademik duruşu nedeniyle üniversiteden istifa etmek zorunda kalmış ve 1939 yılına kadar Viyana’da çalışmalarını sürdürmüştür. Togan, Türk tarihini sadece Anadolu ve Osmanlı ekseninde değil, "Bugünkü Türkili Türkistan ve Yakın Tarihi" isimli eserinde de ortaya koyduğu üzere, geniş bir coğrafi ve kültürel süreklilik içinde ele almıştır. Onun metodolojisi, "Tarihte Usul" adlı eserinde kristalleşen objektif veri toplama ve eleştirel analiz süzgecine dayanmaktadır. Milliyetçilik tasavvuru, Rusya’daki kongre deneyimlerinden miras kalan çoğulcu ve demokratik değerlerle şekillenmiş olup ırk temelli üstünlük iddialarından ziyade dil ve kültür birliğine odaklanmıştır.

İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı jeopolitik hareketlilik içinde Togan, Sovyetler Birliği’nin dağılması ihtimaline karşı dış Türklerin geleceğiyle ilgili stratejik yazılar kaleme almıştır. Bu dönemde Alman Doğu Bakanlığı’ndan gelen teknik yardım davetlerine karşın Türkiye hükümetinin vize vermemesi, Ankara’nın o yıllardaki denge politikasının bir yansımasıdır. 1944 yılında patlak veren Irkçılık-Turancılık Davası sürecinde Nihal Atsız ve Alparslan Türkeş gibi isimlerle birlikte yargılanmış ve tabutluklarda işkenceye maruz kalmıştır. Mahkeme safahatında gizli bir cemiyet kurarak hükümeti devirmeye teşebbüs etmekle suçlanmış ve başlangıçta hapis cezasına çarptırılmıştır. Ancak 1947 yılında Askeri Yargıtay’ın müdahalesiyle beraat etmiş ve mahkeme heyeti Togan’ın faaliyetlerinin bir devlet komplosu değil, kültürel bir milliyetçilik çabası olduğuna karar vermiştir. Togan ömrünün sonuna kadar İstanbul Üniversitesi bünyesinde İslam Tetkikleri Enstitüsü’nü yönetmiş ve Türk dünyasının tarihsel birliğini bilimsel temellere oturtma gayretini sürdürmüştür [7].

Nihal Atsız (1905 - 1975)

Nihal Atsız

Hüseyin Nihal Atsız (1905-1975), Cumhuriyet dönemi Türk milliyetçiliğinin ikinci kuşak temsilcilerinden biri olarak milliyetçiliği etnik köken ve tarihsel süreklilik üzerine inşa eder. Askeri Tıbbiye yıllarında başlayan Türkçü eğilimleri Darülfünun Edebiyat Fakültesinde Fuad Köprülü’nün asistanlığını yaptığı dönemde akademik bir temele oturur. Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp gibi birinci kuşak Türkçülerin imparatorluk koşullarında şekillenen esnek, kültürel ve sentezci milliyetçilik modelinden ayrılarak daha katı ve biyolojik bir Türklük tanımı geliştirir. Atsız'ın düşünce sisteminde Türk olmanın temel koşulu kan bağıdır. Kişinin Türk sayılabilmesi için soyunun Türklerden gelmesi, ayrıca kanının, dilinin ve dileğinin de Türk olması gerekir. Sınırları Orta Asya'yı ve İslam öncesi Türk tarihini merkeze alan bir Turanî-Türkî ırk anlayışıyla çizer.

Atsız'ın ideolojisinin değişmeyen iki temel ayağı Irkçılık ve Turancılıktır. Turancılığı tarihî mirasları gözeterek dünyadaki bütün Türkleri tek bir bayrak ve devlet çatısı altında birleştirme ülküsü şeklinde tanımlar. Fikirlerini kitlelere yaymak ve kendi aydın kadrosunu yetiştirmek için 1931 yılından itibaren sırasıyla Atsız Mecmua, Orhun, Kopuz, Bozkurt ve Ötüken dergilerini yayımlar. Türkçülüğü tartışmasız ve tenkitsiz bir inanç sistemi, aynı zamanda karşılıksız bir adanmışlık hali olarak görür. Türkçülerin milli menfaatleri şahsi çıkarların üstünde tutmasını, haksızlığa karşı korkusuzca mücadele etmesini ve geçmişe saygı göstermesini şart koşar. Bozkurtların Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor gibi romanlarıyla bu adanmışlık fikrini Göktürkler dönemi üzerinden kurgulayarak ideolojisini edebi bir zemine taşır.

Kemalist yönetimin Anadolu ve Doğu Trakya ile sınırlı anayurt milliyetçiliğine ve Anadoluculuk akımına kesin bir dille karşı çıkar. 1932 yılında toplanan Birinci Türk Tarih Kongresinde resmi tezleri savunan Reşit Galip ile Zeki Velidi Togan arasında yaşanan tartışmada Togan'ın yanında yer alması onun üniversiteden uzaklaştırılmasına neden olur. Türk Tarih Tezi'ni bilimsel bulmayarak eleştirir ve Etiler veya Sümerler gibi kavimlerin Türk sayılmasını reddeder. Tarih boyunca Türklerin tek bir devlet geleneğine sahip olduğunu, değişenin sadece sülaleler olduğunu savunur. Dalkavuklar Gecesi adlı alegorik romanıyla tek parti döneminin tarih yazımını ve etrafındaki aydın kadrosunu doğrudan hedefe koyar.

Atsız'ın savunduğu milliyetçilik anlayışı İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki siyasi iklimle doğrudan etkileşime girer. Almanya'nın Sovyetler Birliği'ne saldırmasıyla Türkiye'de canlanan Pantürkist eylemler içinde Atsız ve çevresi esir Türklerin kurtarılması fikrine odaklanır. 1941 ile 1943 yılları arasında hükümetin de müdahale etmediği bu Turancı fikir akımı savaşın seyrinin Müttefikler lehine değişmesiyle devlet tarafından bir tehdit olarak algılanır. Atsız'ın Orhun dergisinde dönemin Başbakanı Şükrü Saracoğlu'na hitaben yazdığı iki açık mektup ve ardından Sabahattin Ali ile girdiği hakaret davası olayların fitilini ateşler. Sovyetlerin artan siyasi baskısı neticesinde Atsız, Zeki Velidi Togan, Alparslan Türkeş ve Reha Oğuz Türkkan'ın da aralarında bulunduğu milliyetçi aydınlar Mayıs 1944'te tutuklanarak Irkçılık-Turancılık Davası kapsamında yargılanır. Hayatının sonuna kadar tavizsiz bir çizgi izleyen Atsız, Soğuk Savaş döneminde de Türkçülük ve Turancılığı merkeze alarak milliyetçi sivil muhalefetin en sert hattını temsil eder [8].

Kaynakça

[1] Murat Duran, TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN ÜÇ İDEOLOĞU: İSMAİL GASPIRALI, YUSUF AKÇURA VE ZİYA GÖKALP

[2] Gözde Güngör, HÜSEYİNZADE ALİ TURANIN HAYATI VE ESERLERİ ÜZERİNE BİR İNCELEME

[3] Tayfur Urgenç, TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ BAĞLAMINDA BİR MÜTEFEKKİR VE DEVLET ADAMI OLARAK MEHMET EMİN YURDAKUL

[4] Özge Özcan, AHMET AĞAOĞLU VE YUSUF AKÇURA’NIN SİYASİ KİMLİKLERİNİN ANALİZİ

[5] İsmail Öz, SADRİ MAKSUDİ ARSAL’IN TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNE KATKILARI

[6] Tansu Şana, HAMDULLAH SUPHİ TANRIÖVER HAYATI FİKİRLERİ VE SİYASİ YAŞAMI

[7] Çağdaş Görücü, ZEKİ VELİDİ TOGAN: MİLLİYETÇİLİK VE TARİH YAZIMI

[8] Büşra Aydın, 1940’LI YILLARDA TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN SİYASETE ETKİSİ: HÜSEYİN NİHAL ATSIZ’IN SİYASİ DÜŞÜNCELERİ ÜZERİNE DEĞERLENDİRMELER

[9] Merve Genco, TARİHÇİ YÖNÜYLE ABDÜLKADİR İNAN

Paylaş